Şehirlerin kimlikleriyle ilgili girizgah içeren iki yazıyı okuduğumda; şehirlerin kendilerine özgü bir tılsımla kompleks bir kimliğe sahip olduğunun altını çizmenin yanında, kişilerin, şehirlerin hatta ülkelerin kimliklerine mekanlık eden zaman üzerine düşünmeye başladım.
Zaman aslında mekandır. Olayların ve durumların mekanı… Duyguların mekanı… Hiçbir çağda insanlar yaşadıkları zaman diliminde etraflarında olan olaylardan kendilerini soyutlayamazlar. İnsan yaşadığı zaman diliminde çevresinden görüp öğrendiği şeyler kadar bir sermayeyle sorunlarına karşı mücadele eder. Ama çoğu kere insanlar zamanın çarkları altında ezilir ve yutan süreçlerin içinden çıkamazlar. İnsanları meşgul eden sorunların bir kısmı kişisel yakın çevreyle ilgilidir. Gündelik yaşamda eş, anne-baba, çocuklar, iş çevresi vs. den oluşan bir evrenin içinde insanlar meşgul olurlar. Hüzünler ve sevinçler bu evrenin içinde cereyan eder. Bir de kişiyi sarmalayan daha geni bir evren vardır ki, bu evren çok büyük sosyal olayların meydana geldiği bir evrendir. Burada olan olaylar insan yaşamlarını daha derinden etkiler. Savaşlar, açlık, kıtlık, sosyal düzenin bozukluğu, büyük gurupların üyeleriyle paylaştığı kanaatler, ticareti üretim biçimleri vs. İnsan guruplarının insan guruplarıyla olan anlaşmaları veya anlaşmazlıkları… Bu büyük sosyal evrendeki değişmeler, gündelik yaşamlarımızdaki değişmelere göre daha yavaş ve daha derinden olmaktadır.
Bazen tarihi değiştiren büyük buluşlar Ve bazende içinde düşülen büyük insanlık trajedileri… birbiri içine girmiş bir şekilde zamanın içinde akmaktadır. Zaman olaylara zeminlik yaparken renk değiştirir. Bu renk değişimi olayları algılayabilmekteki berraklık veya fluşma, bazende kararma şeklindedir. Zaman dilimine baktığımızda berraklığı hissediyorsak aydınlanıyoruz demektir. Her şeyi sebebi keşfedilmiştir. Aynı Arap Baharında olduğu gibi… Fransa da Aydınlanma Çağında olduğu gibi…
İnsanların zihinleri her şeyi çözebilme kapasitesine başlarken, aynı zamanda ezilen konumunda olanlar yavaşça –ama çok yavaş- gücü ellerine geçirmeye başlıyorlar. Bir taraf güçlenirken diğer taraf ise yer altına iniyor. İnsanlar anlayamıyor bile zalimle mazlumun nasıl yer değiştirdiğini… Gücün gerektirdiği karmaşık ilişkiler yönetimi ellerinde bulunduranlar dengeleri koruma gereğinin insanı nasılda kendini “son derece haklı görme” aşamasına geçirdiğin farkına gelemiyorlar.
Zamanın rengi bazen berrak bazen flu bazen de kapkara bir renk skalasıyla bir ebru sergiliyor. Bazı dönemler bazı insan toplulukları için her şey berrakken bazıları için bütün ufuk kapkara, bazıları içinde olayların sebepleri flu, belirsiz…. Beklide insanı en tedirgin eden renk belirsiz renk… Çünkü böyle zamanlarda kafalar olabidiğince karışıyor. İnsanlar ihtimal dahilindeki tehlikeler için savunma geliştiriyorlar buda bazen kişiyi “Kabilin” yaşadığı süreci yaşamasına sürüklüyor.
Zamanın rengi flu iken en çok savaş tacirleri (şeytan) kazanıyor. Çünkü tedirginlik ve güvensizlik insan topluluklarını birbirine karşı tehdit unsuruna dönüştürürken pek çok aydınlanmış zihinde kendilerini bir diktatöre veya bir despota teorisyenlik yaparken bulabiliyor.
Zannımca her şeyin olumsuz bir tabloya dönüşmesi süreci, kötülüğün tek bir kaynağı olmasından çok zamanın renginin vesvese, kuşku ve hasetle dünya üzerinde çok merkezli kötülüğü karşılıklı üretebilmesine neden olmasında kaynaklanıyor. Çok nadir zamanda bu insanların damarlarına farklı şekillerde zerk edilen düşmanlık ruhu çıktığı deliklerden geri çekiliyor ve bir süreliğine de olsa tablo berraklaşıyor. Sonra tekrar Kabil’in Habil’i öldürmek istediği süreç mayoz ve mitoz bölünmelere uğruyor.
Dikkat etrafımızı flu renk kaplıyor!
Yine öyle bir döneme giriyoruz veya içindeyiz. Artık bizlere doğru görünen olaylar hakkında emin değiliz. Bunlardan biri Ortadoğu’yu kaplayan olanlar dizisi… Ülke olarak “Komşularla Sıfır Sorun Politikası” hepimize umut vermişti. Düşman bellediğimiz her şeyin aslında dostumuz olabileceği fikri hala harika bir fikir… Bölgenin Hıristiyan halkları, Müslüman halkları 20. yy. süresince bünyesini kaplayan otoriter ve totaliter yönetimlere karşı durmaya başladılar. Özgürlük, demokrasi, refah bir yaşam vaad eden liberal ekonomi insan topluluklarının etkisi altına aldı. İnsan toplulukları çok basit bir şey istiyorlardı. İstediği gibi olabilmek ve istediği gibi tüketebilmek… Türkiye’nin kuzeyi, güneyi, doğusu ve batısındaki yakın çevre basıcı ve faşist yönetimler yerine KİMLİĞİYLE BİRLİKTE VAROLMA HAKKINI istiyorlardı. Ancak bu süreç içinde “istediği gibi tüketme” “istediği gibi varolma” isteğinin önüne geçti. Liberal vaadin en büyük büyüsü, asli ihtiyaçların yerine insanın ham, doyumsuz isteklerini meydana çıkarmak. Bu durum öyle görünüyor ki insanlık dramlarını durdurmak yerine sadece görünmez bir perdenin arkasına geçiriyor.
Böyle olduğunda bölgede belirli bir disiplin içinde ayakta kalmaya çalışan ulus devlet sürecinin bu asra devreden temsilcileri de haklı olarak, baskıcı gibi görünen yönetimlerin kapitalist liberalist politikaların kendinin haricindeki yönetim tarzlarını yok etmek için bir yanılsama ortaya koyduklarını belirtiyorlar. Bu durum Fukuyama’nın liberalizmden başka hiçbir toplumsal altyapının yaşayamayacağı ve bunun tarihin sonu olduğuyla ilgili teorisini doğrulamakta gibi görünmekte… Bu nedenledir ki, 20. yy boyunca liberalizmle mücadele etmiş tüm bölge aktörleri eleştitilerinde birleşmekteler. Mesela Türkiye de İrancı İslamcılarla, Kemalistler ve milliyetçiler birleşmekteler. Ortaya koydukları teorileri dinlediğimizde insanı derinden etkileyen bir ilişkiler ağı gözümüzün önüne serilmekte… Bu tür teorilerin bir kısmı gerçeklere bir kısmı ise öngörülere dayanmakta… Ancak onların ortaya koydukları görüşleri dinlediğimizde seçenek olarak eski totaliter, militarist baskıcı yönetimi öpüp başımızın üstüne koymamız gerektiğinden başka bir seçenek sunmuyorlar bize… Türkiye de dahil bölgedeki tüm ulus devletlerdeki baskıcı yöntemleri eleştirdiğimiz için tövbe etmeliyiz ve kapitalizmle savaşımıza devam etmeliyiz. Bu cihetten bakıldığında olup olan tüm kötülük “Neo-liberal politilar” yüzünden…
İşte kafalarımızdaki görüşleri flulaştıran büyük dilemma-ikilem, çelişkiler yumağı… bizleri derinden etkileyen başka bir çelişkiler yumağı ise güneydoğu meselesinin yılan hikayesine dönmesidir. Demokratik açılımla sorunları çözebilmek için atılan adımlardan geriye dönüldü. Ne devlet ne de PKK şiddeti bırakmaya niyetli… Son senelerde bu sorunu çözebilmek için elini iyi niyetle taşın altına koyanların değil de, kan dökülerek bu sorunun çözebileceğini düşünenlerin dediklerinin oluyor olması kadar acı bir şey yok herhalde… Türkiye’nin bel fıtığı olan bu soruna hep parçadan hareketler yaklaşılıyor. Batı bölgesinde yaşayanlar ölen askerler ve polislerin acısıyla eskisine oranla daha faza nefretle dolarken, doğudan gelen fotoğraflar gösteri yapan eylemcileri döven, Diyarbakır şehir merkezinde yürüyen tanklar ve panzerleri gösteriyor. Her gün yinelenen acı yüklü fotoğraflar karşısında insanı derin bir ızdırap kaplıyor.
Geldiğimiz süreçte akıllar, artık kuşbakısı bir mantıkla sorunu çözecek adımlar yerine, “AMA”lı cümlelere geri dönmeye başladı. bir ikilemler, üçlemler, yumağı ki insanlar devamlı kurban veriyor ama hayra yaramıyor. Daha fazla kurban isteyen bir çark dönüyor…
Son olarak bu ikilemler arasında kafamın karışık olduğu günlerde yazdığım iki pasajı sizlerle paylaşıyorum.

İkilemlerimizin arasında 7 kere say etsek
25 Şubat:
Bir savaş var... Bu tasavvurlar arası bir savaş... Hayır için yapılanları şerr haline döndürmek için uğraşılan ve türlü zihin kontrol yöntemleri kullanılan bir savaş...
Bir şey var... Adı konulmayan ama olması gereken bir hamle, bir kıvılcım... Bunu ne bilimle ne kelamla anlatabiliriz, nede bilinmeyene(gayba) bel bağlayabiliriz... Niyetleri tutup eyleriz....
Her cepheden çekilen kürekler birbiri ile ahenksiz itidalsiz... Efor kaybedip, güç kazanıp, güç yolunda savrulmaktayız...
Fukuyama'nın karşısında hiçbir sistemin ayakta duramayacağını söylediği "kapitalizme ram olmuşuz"... 
Ancak bitmedi, bitmedi... Yada tam gaz bitişe doğru gidiyoruz... (İyiki Ahiret var...) Ortaya koyduğumuz çabaların toplamı anlamlı bir bütünlük etmese bile... Şeytan ve yandaşları kazanmayacak.... 

29 Şubat
Soru şu:
Birbiri ile tutarlı olmayan çokça acı olayların toplamı ne eder? 
Uludere, Humus, Hama, Hocalı, Bosna, Sivas, Başbağlar, 1915 ve burada yazmakla bitmeyen milletin bilinç altına farklı acı tonlarda yüklenmiş bir sürü anı... Failleri farklı ölenler aynı...
Etrafımızda bir çember... Dalga dalga ya acıya gömülmeli yada ekran karşısında uyuşup gitmeli, zihni flulaştırmalı... 
Gerçek yönü olan, herkeste farklı zihin ve duygu kaydı tutulan olaylar varken, ANLAMI nasıl buluruz. bu biteviye dramlar birbiri üstüne yenileri eklenirken, mekan olarak değil ama duygu olarak devamlı bölünüyoruz farkında değil misiniz?
Bırakalım devletlerin, hükümetlerin birbirleri için hazırladıkları komploları... Mümkün müdür siyasetin radarından çıkmak? Bir hicret... Hz. Hacer'in çölünü tekrar bulmak olası mıdır? Belki sonra yeni bir Mekke olur orası... Yaşadığımız ikilemler arasında 7 kere say etsek Rabbim bize yeni bir pınar sunar mı?


Aliye Özkul
Sosyolog
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.