1914 de başlayıp 1918 de sona eren 9 milyondan fazla insanın canına mal olan ve alemin altını üstüne getiren 1. Dünya savaşı, her ne kadar Avrupa devletlerinin birbiri ile hesaplaşması gibi gözüken bir savaş olsa da saklanan gizli hedefi;Osmanlıya ve İslam dünyasına dönük yeni bir haçlı seferinin hayata geçirilmesi ve yüzyıllardır devam eden emellerinin gerçekleştirilmesi, İslam dünyasının yani Osmanlı’nın parçalanması idi. Daha önceki haçlı seferlerinde de o günün insan nüfusuna oranla ciddi bir rakam olan 3 milyonun üzerinde insan hayatını kaybetmiştir. Fakat bu Batı’lı muhterisleri tatmin etmemiş ve güya “yeni bir dünya” inşası için çok daha grift ve uzun soluklu bir plan devreye sokulmuştu. Bu planın faturası, yeni dünyayı(!) kurmak için planı yapıp uygulamaya koyanların bile boylarını aşan vebeklemedikleri bir şekilde tezahür etse de, bu faturayı tüm insanlık ailesi çok ağır bir şekilde ödedi.
Bedeli insanlık öderken; dünyanın şer odakları hedeflerine ulaşıp “İnsanlığın Son Barış Adası”’nı parçalamayı başardılar. Bunun en önemli ayağı olan, Orta doğunun parçalanması teorik olarak; 1. Dünya Savaşı devam ederken 1916 da Kahire’de gerçekleştirildi. İstanbul-Kahire-Erbil üçlü saç ayağı üzerine kurulu adanın bir ayağı olan Kahire önceden ele geçirilerek koparılmış ve ikinci ayağın koparılması (Erbil) da koparılan birinci ayakta(Kahire) oluşturulan İngiltere-Fransa ittifakı ile gerçekleştirilmiştir.

Kahire’ de biri İngiliz (Mark Sykes) diğeri Fransız (Georges Picot) iki asker ellerine aldıkları cetvellerle orta doğuyu iki ülke arasında paylaştırdılar; SYKES – PİCOT Anlaşması olarak bilinen bu olaydan sonra bölgede ve dünyada yeni bir dönem başladı. Parçalara ayrılmış bir Ortadoğu ve İslam dünyası; bitmeyecek çile ve ıstırapların yurdu…
1.Dünya savaşının bitmesinden hemen sonra 1917’de İngiliz dış işlerinin girişimi ile BalfourDeklerasyonusüreci başlatıldı ve 1920 de Milletler Cemiyeti Filistin üzerindeİngiliz mandasını tanıdı. Bu bir bakıma bölgede bir Yahudi devletinin kurulma sürecinin başlangıcı anlamına geliyordu. İngiltere, önce bölgede bir Yahudi Bürosu kurdurarak Yahudi haklarını koruma yetkisini bu büroya verdi. Akabinde bu süreç 14 Mayıs 1948’de BM paylaşım süreci uyarınca Davit Ben Gurion tarafından İsrail devletinin kuruluş ilanı ile neticelendirildi. Böylece parçalanmış “barış adası” üzerine, kan ve gözyaşının oluk olup akacağı ve insanlığa asla huzur yüzü göstermeyecek bir “savaş adası”nın saç ayakları kurulmuş oldu.

Kurulmaya çalışılan bu“yenidünya” da hedef barış olmadı hiç.Fakat, sözde; her şey barış içindi(!).Tüm kavramların içi bir bir boşaltıldı, sadece dışları kullanılarak tamamen aksi doğrultuda bir anlamlandırma ile yeni bir paradigma inşa edildi. Bu paradigmanın dilini, sadeceparadigmayı kuran küçük bir azınlık doğru anlarken, insanlık ailesi muazzam bir kakofoni girdabına sürüklendi.Oluşturulan bu kavram ve algı kargaşasında hiç kimse bir diğerinin ne demek istediğini anlayamaz hale geldi. Dünya; İnsanların, birbirine endişe ve korku ile baktıkları, insan olarak bu gezegeni birlikte paylaşmanın anlamını unuttukları, birbirlerinden hızla uzaklaştıkları ve üzerine bastıkları arzı yiyip bitirme derdine düşmüş yecücmecücvari yaratıklar haline dönüştükleri karanlık bir mağara konumunu aldı.
Her şey yeniden tanımlandı. Dünya bir gezegen olarak uzayda konumlandırıldı. Daha önce var olmayan alt üst algısı oluşturuldu. Avrupa ve Kuzey Amerika, çizilen haritalarda; bakış açısına göre sol gözün üzerinde muhabbet ve imrenerek bakılacak yerde konumlandırılırken, dünyanın büyük bir kısmı ehemmiyetini yitirerek bu önem arz eden ülkelere göre tanımlanır oldu. Tüm algılar bu tanımlamalara göre şekillendirildi. Yukarıdakiler; doğruyu, başarıyı, düzeni, huzuru, birliği, dirliği, ileriyi, gelişmeyi temsil ederken, aşağıdakiler; yanlışı, savaşı, kargaşayı, kavgayı, geri kalmışlığı temsil eder oldu. Aşağıdakiler lanetlenmiş toplumlar olarak, kutsanmış ve seçilmiş olan yukarıdakilere teslim olmak, onları takip edip, ellerinde ne var ne yoksa onlarla paylaşmak hatta onlara teslim etmek durumunda idiler. Bu, tüm insanlığın geleceği için yapılması gereken bir görevdi. Bunu anlamayanlar öyle ya da böyle anlamalı ve kabul etmeliydiler.
….
Dünya dönüyor. Bu dönüş her şeyi alt üst edebiliyor. Dün kendini üste görenler bu konumlarını ne kadar dayatsalar da kaybetmek zorunda kalıyorlar. “Her şeye var eden ve nizama koyan” süreci evirip çevirerek insanoğluna var oluşunun anlamını kavratmaya devam ediyor. Fertleri ve toplumları bir halden başka bir hale sokarak mutlak gücü ulaşmalarını istiyor. Dünya üzerinde, insan eliyle çizilmiş sınırların yine bir başka insan eliyle silinebileceğini bize hatırlatıyor.
Bu gün artık Sykes-Picot un çizdiği sınırlar; o sınırların içerisine hapsedilmeye çalışılan toplumlara dar geliyor. O sınırlar içerisinde kalmaya mahkûm edilmiş toplumlar önce bunu kendilerine dayatan gardiyanlarını bir bir saf dışı bırakıyorlar. Ardından içinde bulundukları sistemi ve bu sistemin sahiplerini sorgulamaya başlayacaklar. Görünen o ki: hızla, gerçekten yeni bir dünya arayışı insanlığın gündemine girmiş durumda.
Bu gündem aslında gecikmiş bir gündemdir. Batı’nın kurduğu, adına emperyalizm dediğimiz sistem aslında bir düzensizlik ve insanlık mirasının hoyratça tüketildiği başıbozuk yağma sistemidir. Acımasızca parçalanmış dünyanın birikmiş insanlıkmirasını hoyratça yağmalandığı bir sistem…
Türkiye gecikmelide olsa bu değişimi okumaya başlayabildiğinden dolayı ardı arkasına gerçekleştirdiği şaşırtıcı hamlelerle kendini olması gereken noktaya çekmeyi başarabildi. Hem dinsel hem de etnik kavga ve kargaşayı kendi içinde sona erdirmeye çalışıyor. İçinde bulunduğu coğrafyaya nereden bakması gerektiğini daha iyi tespit edebilir konumda olduğundan doğru hamleleri zamanında yapabilmeyi hedefliyor. Bu hamleler gecikmiş ve çok daha öncesinde yapılması gereken hamleler olsada…
Dünyadaki bu değişimi doğru okuyamayanlar imkânsız gibi gördükleri şeylerin bir anda gerçekleşivermesi ve bitmeyecek sandıkları dayatmaların sanki sihirli bir değnek dokunmuşçasına ortadan kalkmasını anlamlandırmakta zorlanıyorlar. Eski dünya kafasıyla hala kendilerini aşağıda görüyorlar.Yukarıdakilerin konumunu mutlaklaştırarak değişimi yine o “mutlu ve kutlu” azınlığa atfediyorlar.
Çaresizliği ve yenilmişliği; değişmez bir kader gibi algılayanlar kaybetmeye ve kaybettirmeye kendilerini mahkûm ederler.
İçimizde ve çevremizde var olan değişime gelin bir de bu pencereden bakalım belki bazı şeyleri anlamamız ve anlamlandırmamız daha kolay olur. 


Mustafa Yenipazar
 * Sitemizde ki Köşe Yazıları Yazarın Sorumluluğundadır. Sitemizdeki Yazı ve Haberler direk link verilerek paylaşılabilinir.
 
  
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.