Bizler, bu satırların yazarı da dahil, dini eğitim almış binlerce insanın yaşadığı bir şehrin insanlarıyız.  Hepimiz bu şehrin insanlarına selam veriyor, çayını içiyor, onların davetlerine katılıyoruz. Yaşı ilerlemiş olanlar bizlerin, bizler de gençlerin fistancık gezdiği günleri biliriz. Çoğumuz şehrin insanlarının nüfus kütükleri ile ilgili olarak, belki de nüfus memurundan daha nitelikli bilgilere sahibiz.

         Bu şehri ve bu şehrin insanlarını seviyoruz. Burada olmaktan, minareyi kaybetmemekten çoğumuz memnunuz. Konusu açıldığında zamanında İstanbul’a, Bursa’ya… göçme imkanı varken onu değerlendirmediğimizden yakınırız. Fakat bu yakınmaların anlık, gelip-geçici olduğu zaten sohbetin devamında hep kendini ele verir. Aslında bilinçli tercih etmişizdir, içtiğimiz suyun etkisini…

      Belki İstanbul, belki de biraz Bursa, bizim bu şehri değişebileceğimiz güzelliklere sahiptir. Fakat insanını, muhabbetini başka bir yerde bulamayacağımızı iyi biliriz. Bize bu şehri sevdiren o kadar çok şey var ki… Çoğunuz hatırlarsınız Hacı Hıfzı Amca’yı, Hacı Mustafa’yı… ve onlar gibi pek çok nur yüzlü, kibar beyefendi amca ve dedeleri…

       Adları geçince, çarşıda pazarda yürürken rastladıkları insanlarla olan diyalogları, gözünüzün önüne geldi mi? Çarşıda, pazarda yürürken rast geldikleri gençlerle olan konuşmalarına şahit olmadıysanız da mutlaka duymuşsunuzdur.

            Nasıldı o konuşmalar?
Evvela selam, sonra tanıma isteğini ortaya koyan sorular… Tanıyınca da gençte gördüğü hal ile ilgili, kimi zaman elbise, kimi zaman tavır, kimi zaman konuşmayla ilgili onu doğruya ve güzele çağıran nasihat dolu sözler.

            Bu sözlerin muhataplarından kırılanına, darılanına veya ters sözlerle mukabele edenine siz rastladınız mı? Ben rastlamadım.

           “Kızım bak sen şu efendinin çocuğu veya torunuymuşsun, hiç bu açıklık sana yakışıyor mu? Olmaz kızım. Olmaz oğlum sana yakışan efendiliktir, bak ezan okunuyor, gel de camiyi şereflendir. Allah da seni sevsin….”

         Bu bahsi geçen insanların diplomaları yoktu. Sınavlarda ortaya koydukları bilgi yığınları da yoktu. Fakat bazı şeyleri vardı ki, bütün bu diplomaların, bilgi yığınlarının bize vermediğini onlara veriyordu.

            On binlerce İmam-Hatip mezunu, binlerce İlahiyat mezununun dolaştığı bu çarşı-pazarda bunları söyleyen, söyleyebilen birilerine siz rastlıyor musunuz?

            Efendim, nerde? Şimdi bir şey söylenmiyor ki kimseye.
            Niye?

            İnsanlar mı değişti?
Söylenmesi gerekenler mi değişti?
Yoksa, yoksa söylemesi gerekenler esas öğrenmeleri gerekenleri mi öğrenmemişler?

         Bugün Bayram. Çevremizden (aşirete’l-akrabin) pek çok insanla selamlaşacağız, bayramlaşacağız, konuşacağız.

            Bir şeylere başlamanın vakti daha gelmedi mi? Yoksa başlıktaki soruyu sormak için zilzal suresinde anlatıldığı gibi kıyameti mi bekleyeceğiz?

            Eğer kendi fil dişi kulenizde, kendinizi kurtarabileceğinize inanıyorsanız, her koyunun kendi bacağından asılacağına dair muhteşem fikirleriniz varsa siz ya Kuran yerine başka kitaplar okuyorsunuzdur ya da Kitab’ın bazı ayetlerine inanıyor bazı ayetleri ile ilgili ilginç -fakat Allahca  merdud- teorilere sahipsinizdir.

       Bu Bayram günün, akıbetimizi hayra çevirecek gelişmelere sahne olacak bir Kurbiyyet sağlaması temennisiyle… AHİRET BAYRAMLARINA ULAŞMAYI NİYAZ EDERİM. 
                                                                                                              Mustafa ÖNSAY
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.