Geçen ay 90’lardaki göçler ve onların toplumsal yansımaları çerçevesinde bir konu araştırıyordum.  Birden radyoda bir şarkı duydum Fransızca… ilgimi çekti kim söylüyor diye bakınırken, şarkının Notre dame Paris müzikalinden olduğunu öğrendim. O gün Victor Hugo’nun ölümsüz eserinin müzikalini izledim. Giriş şarkısı oldukça çarpıcıydı. “Göçmenler Paris kapılarında ve katedralin önlerinde, bizler… göçmeniz, belgesiz, erkekler ve kadınlar, oh Notre dame ve soruyoruz iltica (barınak)…. Biz bin kadarız, şehrin kapılarında, ve yakında olacak 10 bin, 100 bin ve biz 
milyonlarca olacağız…”. Belirli bir tempoda ilerleyen şarkının etkisini bu satırlara oldukça taşımak zor…. Katedraller çağı başladığında diyerek başlayan müzikal, beklenmeyen göçmenlere ve hazırlıksız şehre vurgu yapıyordu. Tamda Türkiye’deki 90’ların beklenmedik iç göçünün yansımalarını düşünürken… İnsan destanları okumaktan ve izlemekten yüzünü gerçek hayata döndürdüğünde, hiçbir şeyin o kadar romantik olmadığını görüyor. Yeni gelen insanların yerli olanlarla uyum süreci kolay değil. 
 Yerli olanlar göçenlerden kendilerini korumak istiyor, göçenler ise güvende olmak… Aradaki gerilim sonraki zamanların sorunu olarak karşımıza çıkıyor. Bunlara değindim çünkü geçen gün Kütahya’mızın yeni sakinleri olan mültecilerle İHH’nın yemeğindeydik. Aksa eczanesinin sahibi Gazzeli ve Kütahyalı Muhammet Afifi’nin abisi doktor  
Nedel Afifi ile birlikte sohbet ediyorduk. Nedel abi Türkiye’ye yeni iltica etmiş. Onunla konuşurken aklıma bombalardan delik teşik olmuş gazi şehir Gazze geliyor, hicap duyuyorum. O ise yarı Türkçesiyle birlikte kendisine o an gelmiş olan çocuğu epilepsi hastası olan bayan için ne yapılabileceğini düşünüyor. Yemeği düzenleyen okul müdürü, okul aile birliğinden bir bayanı da davet etmiş, Nedel abi ile konuşurken, salonda protokol konuşmaları oluyor. Mültecilerden şikayetleri varsa bir kağıda yazmaları isteniyor. Bu cümleyi duyunca, okul aile birliğinden olan bayan mültecilere ilişkin kızdığı şeyler aklına geldiği için bizimle sitemler içeren duygularını paylaştı. Nedel abinin Türkçe biliyor olmasını da düşüncelerinin kızgın olduğu kitleye ulaşması fırsat olarak gördü herhalde…

 Diyordu ki bu mülteciler memleketlerinde savaşmak yerine neden buraya geldi. Hem devlet onlara para veriyor, iş imkanı veriyor. Benim oğlum kpss çalışırken saçları döküldü. Bu ülkenin ihtiyaçları giderilemeyen bu kadar genci varken bir de bunlar hayatımıza ortak oldu. Mülteci kadınlar yüzünden aileler  parçalanıyor…….
 Sitemi uzundu ama mültecilere yönelik vatandaşta mevcut olan kızgınlığın küçük bir parçasını içeriyordu sadece… Çatışan guruplar üzerine çalışmış politik psikiyatr Vamık Volkan, yeni gelenlerle yerli olanlar arasındaki sıkıntının sadece etnik farklılıklara veya mezhepsel farklılıklar yüzünden değil, aynı etnik ve mezhepsel gurup içinde bile olduğunu belirtiyor. 
 Yeni gelenler, yerliler için ekmeğin bölünmesi, savaş sonrası travma yaşayan, beklide kendi ülkelerinde hırlı hızsız olan göçmenlerin getirdikleri  tehlikelere karşı güvensizlik demek, hatta bizim başımıza böyle bir şey gelse onlar bize kucak açmaz düşüncesi demek. Öteki olana ait sosyal problemler yerliler güvensizliği demek… O gün konuştuğumuz kadın, şehrinde savaş olan doktor Nedel abiye Kürtleri örnek verdi. Bak hala çözemiyoruz, dedi, mültecilerin bir sonra ki zamanda benzer sorunlara neden olacağını ima ederek. Kendi haklılığına iman etmiş birisine karşı ne söylenebilir. Doksanlarda, zorunlu göçler ve biz batı illerinde bulunanların güneydoğuda olanlar hakkında, Diyarbakır cezaevinde olanlar hakkında hiçbir şey bilmediğimiz zamanlarda,  büyük şehirlerde zuhur eden sokak çocuklarına nasıl şaşırmıştık. O çocukların aileden kopuk köprü altlarındaki yaşamları konusunda hiçbir şey yapamayışımız.
 Sokak çocukları üzerine yazılmış makaleleri incelerken hayret ederek şunu gördüm, 2000 yılı civarında sokak çocukları olgusunun büyük şehirlere yönelen hızlı göçün sebep olduğunu, gecekondulaşma sürecinin, sosyal hizmetlerin ailelerin ayağına gitmeyişinin dolaylı olarak etken olduğu anlatılıyor, ancak söz konusu zorunlu göçün neden olduğu üstünde durulmuyor. Sadece Çağlar Keyder ve arkadaşlarının 2006’da yapmış olduğu araştırmada, sebepler arasında güneydoğudan devlet zoruyla gerçekleşmiş olan göçün etkilerinden rahat biçimde bahsediliyor. 2010 ‘da yazılan makalelerde ise sokakta yaşayan çocuk olgusunun sebepleri arasında zorunlu göçlerden bahsedilmeye başlanıyor olduğunu gördüm. 2010 yılı aynı sorun için kalıcı çözümlerinde devreye sokulduğunu, 
ailelere sosyal ekonomik yardımlarla çocukların sokağa yönelmelerinde ciddi bir azalma kaydedildiğini görüyoruz. 
 Yani herhangi bir sosyal sorunun bütün nedenlerini konuşulamadığı dönemde sorun ayni ile vaki, konuşulabildiği dönemlerde çözümler peşinden geliyor. Şartları hazırlanmamış göçler konusunda yazılmış önemli bir tespit şudur; köyünde üretken olan insanlar, şehre göçüp üretim sürecine katılmadıklarında, toplumu toplum yapan ailevi bağlar 
zayıflıyor. Her göçenin geldiği yerde ekonomik bir alt yapı üstüne inşa edilmiş yazılı olmayan sosyal düzeni ayakta tutan alt yapı olmadığında, göçülen yerde temel insani ihtiyaçları karşılayamadığında insanlar artık üretici değil tüketici olmaya başlıyorlar. Toplumun kendi kendine yaraları sarma mekanizmasının tamamen yok olabileceği bir yabancılaşma riski taşır göçler. Dolayısıyla, kadıncağızın şikayet ettiği 90lardaki göç dalgasının asıl sebebi devletin Kürt vatandaşına o dönemlerde düşman ülkenin insanları gibi davranış olması, eğer sorunun ana kaynağını 
ortaya koymazsak sadece öteki olandan bize yansıyan olumsuz durumu görmeye devam ederiz. Şu anda  önlem almaya çalıştığımız göç dalgası ise 90’lardan biraz daha farklı, öncelikle hem Türkiye insanının hemde göçen insanları boyunu aşan sebepler silsilesi var arka planda… Yani “1. Dünya savaşında Araplar bizi arkamızdan vurdu” önyargısını saymazsak, herhangi bir Suriyeli, Iraklı, İranlı vs. ve Türkiye vatandaşı arasında özel bir düşmanlık için sebep yok. Tabi bu göçler dolayısıyla yaşanan olumsuzluklar geleceğe böyle bir sebep bırakması muhtemel. Bir kere gelenler tek bir sınıf, tek bir zümre değil, kendi vatanlarında her tür sosyo-ekonomik tabakaya mensup olabilirler. Bizim vatandaşlarımız, güç bela her hangi bir lüks tüketimine ulaşırken, mesela kuaföre gidip bakım 
yaptırırken, bir mültecinin de aynı bakımı hatta daha iyisini yaptırıyor olmasını görünce sinirleniyorlar. Ülke pastasından mültecilere ayrılan paya Türkü, Kürtü, Çerkezi ,dar gelir gurubundan olup da sosyal yardımlaşmadan istediği kadar yardım alamayan ve mevzuat gereği yardım veremeyen orta sınıf memur da sinirleniyor. 
 Alttan alta biriken kızgınlığa sahiplerle konuştuğunuzda bezen bakıyorsunuz, onların dedeleri  de balkanlardan, Kafkaslardan vs gelen insanlar olabiliyor. Osmanlı döneminde Anadolu’nun nüfus olarak çok kalabalık olmadığını, ormanlarla kaplı olduğunu, Türkiye cumhuriyetinin kuruluşunda bütün nüfusun 13 milyon olduğunu düşünürsek, sadece 100 sene içinde Anadolu’ya göçenlerin sayısının yerli olanların sayısında daha fazla olduğunu idrak edebiliriz. Peki hiç düşündük mü parça parça olan bu göçler tek tipçi vatandaş tanımının içinde daha büyük sosyal sorunlara sebebiyet vermemesinin nedenlerini… Çünkü dönemi ne olursa olsun, göçenlerle yerli olanların kültürel ortak paydasının büyük olmasının kaynaşmayı kolaylaştırmıştır. Bugün bile Arap mültecilerin Arapça konuştuğunu duymasak kendi insanımızdan ayırt edemeyeceğiz.
 Mültecilerin gelmesiyle birlikte olan ve olması muhtemel  sorunların pek çok içsel ve dışsal sebebi var elbette ancak Nevzat TARHAN’ın gelin – kaynana çekişmesini açıklamak için kullandığı “kendini gerçekleştiren kehanet”  kavramı bence mülteci – yerli insan arası ilişkiler içinde geçerli… Buna göre, bir anne yıllarını bir aileye emek vererek harcamış,  evlat (oğul) yetiştirmiş ve tam oğulları üstünden artık sözü geçebilecek duruma gelmiş, ince ince, nakış nakış örülmüş ilişkiler ağının içine kurmuş olduğu dengeyi bozmayacak bir gelin gerekir.  Bu nedenle kendisi seçmiş olsa bile, yeni gelen kendi emeklerinin üzerine hop diye oturabilir. Pek çok şeyi kendisine göre daha emeksiz elde edebilir,hatta kendi oğlu üzerinden sahip olduğu gücü sıfırlayabilir. Aynı şey gelin için geçerlidir. 
Kendi ailesinden bilmediği bir ailenin içine girer, her yaptığının kabahat olma riski vardır. Dikkatli olmak zorundadır. Hem aileye uyum sağlamaya hem de kendisini güvende hissedeceği garantiler elde etmeye çalışır. Dolayısıyla kocasının ailesine girdiği andan itibaren savunma mekanizması geliştirmek zorunda hisseder. Karşılıklı savunma mekanizması, güven gereksinimi ve hayata dair duyulan kaygılar içinde, güç alanları çakıştığı için gelin ve kaynana çatışması kendini gerçekleştiren bir kehanete dönüşebilir. 
 Gelin ve özellikle yenge kelimelerinin “yeni gelen”den türediğini söylerdi büyüklerimiz. Yeni gelen demek yabancı olan demek aynı zamanda… gerçekten de yeni gelen yerli olanın emekleri üzerine oturabilir, yerli olandan daha kolay ve emeksiz elde edebilir bazı şeyleri… Kolay elde edilen şeylere sahip insanların bir özelliği de o şeylerin kıymetini hakkıyla bilmemeleridir. Bunu yalnızca mültecilere karşı değil, devletin soysa yardımlarına talip alt gelir gurubuna karşı da hisseder, bunları dağıtmaya memur, okumuş, yetişmiş ve ayın sonunu nasıl getireceğini düşünen orta sınıf… Yerli ile yeni gelen arasında gerilimin sebeplerini, muhtemel sorunlara neden olabileceğini 
yazdık şimdiye kadar. Peki yeni gelenlerin getirecekleri bir şeyler yok mudur? Şimdi bütün olumsuz ihtimallerden sonra en iyimser hayali kurayım ben… Pek çokları böyle hayalleri sevmez biliyorum. Gerçekçi olmak gerektiğini de biliyorum ama olsun. 

 Faraza, bu yeni gelenler yaklaşık iki nesil ülkemizde yaşasınlar ve onların ülkelerinde ki kargaşanın bitmediğini düşünelim. Her şey en kötü haliyle bir sonraki nesle, bir sonraki nesle devretsin. Ama bizim ülkemizdeki mülteciler, yerlilerin korktuğu gibi ülkenin nimetlerini sahiplensinler, güçlensinler ve kilit kadrolara/rollere gelsinler. En nihayetinde güçlenen bu insanlar ellerindeki bu günü geldikleri ülkelere nüfuz etmek için kullanmazlar mı? Türkiye’nin dışarıdaki dünyadan bihaber olduğu zamanlardan bugüne gelindiğinde, artan dış ilişkilerden dolayı dünyadaki bölgelere hakim, iyi bilen kalifiye elemanlar aranmıyor mı bugün… ve millet olarak dil öğrenmedeki 
beceriksizliğimiz yüzünden çok az yetişmiş insanın haricinde, İngilizce “nasılsın” demenin ötesine, Arapça “Esselamü Aleyküm” ötesine geçemediğimiz doğru değil mi? Yani kendi içimizden aşamadığımız dış dünya üzerine bilgisizliğimize, yeni gelip de çabuk entegre olabilen misafirlerimiz panzehir olamazlar mı? Evet hızlı göçler, istilalar büyük tehdittir. Toplumsal hayatı altüst eder. Büyük imtihandır. Ama böylesi büyük dalgalar olmadığı zaman hayatta hiçbir şey değişmez. Bütün akıncı guruplar aynı zamanda istilacıdır. Yeni gelenlerin kahraman yada düşman olarak görmek bakılan yere göre değişir. Ancak en yıkıcı istilacıların bile sonrasında kültürel bir dalgalanma olduğunu tarihten görebiliriz. 
 Mesela Cengiz han nasıl bir yıkıcı bir istila yaptıysa,onun kurduğu devletlerin devamındakilerin yerlileştiğini ve değerli şahsiyetler yetiştirdiğini görebiliriz. Yazının başında Notre dame de Paris müzikalinden ve giriş şarkısında sığınmacıların söylediklerinden bahsetmiştim. Fransa şimdi bizim kaygılandığımız her şeyi yaşadı. Hala da yaşıyor. 
Ama Victor Hugo’nun eserini yazdığı tarihte, Fransızlar Cumhuriyeti yeni keşfediyor, aydınlanma çağına yen geçiyorlardı. İstanbul’u aldığımızda Bizans’ın bakiyesi yetişmiş insanlar, İtalya ‘da rönesansın doğmasına ve Rusların Ortodoksluğu sahiplenmesine ve çarlık Rusya’sının öneminin büyümesine sebep olmadılar mı? Daha damardan bir örnek verelim. Hurma bahçesi zengini Yesrib halkı peygamberimize ve ashabına kucak açtığında ve ellerindeki her şeyi paylaştıklarında ellerindeki her şey kaybedebilirlerdi. Ama tersine birbirine düşman iki kardeş çocukları (Evs ve Hazreç) birleştiler, Yesrib oldu Medine-i Münevvere, bütün Arap yarım adası akın akın gelip hz. Peygambere biat ettiler.
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.