Kimileri şunu soruyor; 1400 yıldır böyle bir kavram yokken bu “İslamcılık” nerden çıktı?

        Bu soruya cevap vermek için önce bir takım bilgilere göz atmak lazım.

İslamcılık akımının çıktığı döneme bakıldığında, İslam dünyasının başlıca meselesinin Batı karşısında alınan yenilgiler ve bunun doğurduğu sorunlar olduğu söylenebilir. Batıcılar yenilginin sorumluluğunun Müslümanlara ve hatta İslam'a ait olduğunu ileri sürerken, İslamcılar ise yenilgiden Müslümanları sorumlu tutarken, İslam'ı tenzih etmektedir.
'Öze dönüş'ü öneren bu akımın temel tezi, geleneğin sorgulanması ve dinin temel kaynaklarının referans alınmasıdır.  Bu dönemin önemli isimleri, Cemalettin Afgani ve Muhammed Abduh'tur.

Afgani, çözüm olarak Müslümanların var olan en büyük siyasi birlik etrafında toplanıp Batı'yı yenilgiye uğratmalarını önerirken, Abduh, eğitim ve ilmi yeterlilik kriterine önem vermektedir.

Osmanlı Devleti'nin yıkılması ve 1925 yılında da Kahire ve Riyad'ta yapılan Hilafet Kongreleri'nden siyasi birliği sağlayacak bir sonuç alınamaması üzerine, Afgani'nin tezi fiilen uygulanamaz hale gelmiş ve Abduh'un önerisi doğrultusunda faaliyetler ağırlık kazanmıştır.
Bu dönemde İslam tarihinde belki ilk defa yeni bir siyasal örgütlenme modeli ortaya çıkmıştır ki bunun adına 'İslami Hareket' denilmektedir. Bu yeni örgütlenme modelinin ilk oluşunun temel nedeni de, Müslümanların tarihte ilk kez, bütün dünya çapında siyasi güçlerini yitirmeleri ve sömürgecilerin hakimiyeti altına girmeleridir.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra hız kazanan bu yeni dönemde düşüncenin gelişimi süreci Abduh'un önerisi doğrultusunda devam etmiş, Reşid Rıza, Seyyid Kutup ve Mevdudi gibi isimlerle birlikte yeni açılımlar da sağlanmıştır.
Her halükârda İslâmcılık, geleneksel ulemalardan da Selefiyyeci reformist modernizmden de farklı bir anlayış ve söyleme sahiptir. Üstelik o, eylemci ve hattâ bir çok şekilleri altında devrimcidir.

Onun asıl fikir babaları;
l920 li yılların sonları (l928) ile l930 lu yılları başlarında Mısır’da Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) teşkilatını kurmuş olan Hasan El-Benna (l900-l949) ve

Hint alt- kıtasında (Hindistan-Pakistan-Bengladeş) Cemaat-i İslâmî’nin l941 de ki kurucusu Ebul Ala Mevdûdî’dir.

İslâmcılık, özellikle İslâm’ı her şeyden önce siyasal bir sistem şeklinde tanımlamaya kalkışan bu iki ideoloğun ortaya koydukları kavramlar ve fikirler etrafında sistemleşmiş; başta Orta Doğu olmak üzere bir  şekilde hemen bütün islâm dünyasında az çok yankılar uyandırmıştır. İslâmcılık l940’lı yıllardan itibaren etkin hale gelmeye başladı. İhvan-ı Müslimin, önceleri sadece Mısır’a has bir oluşum iken, daha sonra, başta Orta Doğu olmak üzere (Ürdün, Suriye, Filistin ) öteki İslâm ülkelerine ve özellikle de Kuveyt, Sudan ve Yemen’e yayıldı. Bunlara Hint alt kıtasının Cemaat-i İslâmî’leri eklendi.

1966’da idam edilen Seyyid Kutub’un fikirlerinden hareket ederek, İhvan hareketinin daha ileri gurupları olan et-Tekfir ve’l-Hicre, İslâmî Cihad, vb. oluşumlar doğdu. 1970’li yıllardan sonra İslâmcılığın etkinliği yeni bir ivme kazandı. Afganistan’da İslâmcılık, Afgan Mücahitlerinin Hizb-i İslâmî ve Cemiyet-i İslâmî  gibi oluşumlarına yol açarken, İran’da devrimci şiîlikle kaynaşınca İmam Humeynî hareketinin ortaya çıkışı ve devrimine yol açmak suretiyle iktidara uzandı.

Sudan’da 1946’da kurulan Müslüman Kardeşler örgütü 1985’te Turabî yönetiminde İslâmî Ulusal Cephe’ye dönüştü ve askerî rejime aktif biçimde katıldı. Bu arada, Mağrib yani Kuzey Afrika’nın İslâmcıları olan Cezayirli FIS (İslâmcı Kurtuluş Cephesi) ve Tunus’lu 1989’da en-Nahdaya dönüşen İslâmî Yöneliş Hareketi, ... gibi oluşumlar kendilerini gösterdiler.

1980’li yılları takiben ise, en azından bir bölümü itibariyle İslâmcılık, devrimci ve dolayısıyla da yukarıdan aşağıya doğru toplumu değiştirici yönelimi yerine, onu aşağıdan yukarıya doğru yeniden İslâmîleştirmeyi amaçlayan reformcu bir stratejiye kayış gösterdi.

Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra, sosyolojik alt yapının zorlaması ve içtihad kavramının yeniden işlerlik kazanması sonucunda, yeni toplumsal durumun tanımlanması ve 'yöntem' konularında yeni öneriler getirilmiştir.

Laiklik yanlısı modernistler İslamî bir iktidarın her türlüsüne tepki gösterirken, Efgani – Abduh - Reşit Rıza çizgisiyle şekillenen yeni vurgu “İslamî Devlet” kavramsallaştırmasıdır.  Reşit Rıza diriltilmesinin mümkün olmayacağını düşündüğü Hilafet sistemine karşılık olarak “İslamî Devlet” kavramını gündeme getirdi.

Bu Hilafetin miadının dolduğu kanısının neticesinde icat edilen “İslamî Devlet” kavramı, aynı zamanda “modern ulus devlet”’in meşruiyetini inşa ediyordu. Artık bütün müslüman halklar ümmet bilincinden uzaklaşarak, kavmiyetçi bakışa doğru yol alıyordu.

Yine de Reşid Rıza'nın 'İslam devleti', Seyyid Kutub'un 'modern cahiliye' ve İmam Humeyni'nin 'velayet-i fakih' kavramları,  klasik Dar'ül-İslam-Dar'ül-Harp türü pek çok kavramın işlevsizleştiğini göstermektedir ve bu yüzden Müslümanlar yeni duruma uygun yeni tanımlar bulmaya çalışmaktadırlar. İslamcılık kavramını da bu bağlamda değerlendirirsek içeriğini daha iyi anlamış oluruz.

Peki Türkiye?
Bu soruya cevap bulmak için önce şu soruları somak zorundayız;

             İslamcılık, İslami Hareket ya da Siyasal İslam ifadeleriyle adlandırılan hareketin, Türkiye’de 1970’lerde yapılan tercümeler sonucu oluştuğunu söylemek doğru mudur?

            İslamcılık neden Türkiye’de değil de Mısır, Pakistan gibi yerlerde neşet etmiştir?

            İslamcılık hareketinin İstanbul veya Anadolu’da bir kökünün olmadığı ve bu hareketin ithal edilmiş bir anlayış olduğu söylenebilir mi?

            Siyasal bir anlayış geliştirirken devlet tecrübesini yaşayan toplumun aydınlarının bu tecrübeye uzak toplumlardaki aydınlardan daha avantajlı olduğu bir gerçek değil midir?

            Bütün bunlara ek olarak şunu da soralım.

            Vatandaşlarının çoğunluğunu Müslüman bireylerin oluşturduğu ülkeler içerisinde Demokrasi anlayışının yerleşme ve gelişme gösterdiği tek ülkenin Türkiye olması tesadüf müdür?

            Yoksa Mutlakıyet yönetiminden meşrutiyete geçiş döneminde Müslüman âlimlerin tutumları buna etki yapmış mıdır?

            Bugün Türkiye’de nerdeyse laiklik bütün mütedeyyin kesimlerce küfr olarak addedilirken neden demokrasi kabul görmektedir?
 
 
Mustafa ÖNSAY
 * Sitemizde ki Köşe Yazıları Yazarın Sorumluluğundadır. Sitemizdeki Yazı ve Haberler yanlızca direk link verilerek paylaşılabilinir.
 
 
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.