Bereket dolu yağmur bulutları ülkemizin üzerinde dolaşmaya devam ediyor.

Her gün yeni bir umutla başlıyoruz ülke olarak güne.

Zamanın akışının bizi bir halden başkasına sokarak her daim dinamik bir iç dünyası oluşturmaya matuf yapılandırıldığının farkındayız. Kendi halimize bırakılmıyoruz çünkü. Bırakılmamalıyız da.

Her ne yaşarsak yaşayalım sonunda hep umut galip gelir bizim dünyamızda. Biz ne yaşarsak yaşayalım sonunu "hayırlısı olsun" la bitiririz. 

Yaratılışın sırrında zıtlıklar hakim. İyi ile birlikte kötü, tatlı ile birlikte acı, güzel ile birlikte çirkin, doğru ile birlikte yanlış yaratılmış. Biri olmadan diğeri anlamak ve adlandırmak mümkün değil zaten. Neşe  bilinebilmek için kedere muhtaç. Varın yoğa muhtaç olduğu gibi.

...

Yeryüzünde bulunduğu andan beri insan birbiri ile uğraşmaktan vazgeçmedi. Yeryüzünün ilk büyük günahı; kardeşkanı akıtmak. Haksız yere bir cana kıymak. Sonucun, dipsiz pişmanlık kuyularında kavrulmak olduğunu unutup, oyuna gelerek, anlık "sanki kazanma" zevkini tatmak.

Asıl olan insanlık ailesi ise sonuçta kazanın olmadığı görülüyor. Birini daha kaybediyorsunuz. Tuzak birini daha yutuyor. Aslında kaybeden cana kıyan oluyor. Elbette barışın anlaşılabilmesi için savaş olacak. Ama bu savaş neden insanın insanla savaşı olsun ki?

...

İbrahim, Yaradan'ın kendilerine vermiş olduğu en değerli iki uhdeyi kullanmasını unutmuş ve şeytanın elinde oyuncak olmuş bir topluma, tekrar kendi olmayı ve dünyada bulunuş sebebini hatırlattı. Aklın ve kalbin ışığında tüm insanlık ailesi adına yeni bir çığır açtı, yeni bir dönem başlattı.

Musa, iliklerine kadar kaybetmeyi içselleştirmiş bir toplumu yeniden inşa edip ayağa kaldırmak üzere gönderildi. Umutsuzluğun, umursamazlığın, tembelliğin, taklitçiliğin, korkunun elinde kişiliğini ve var oluş anlamını kaybetmiş bir toplumdan, insanlığa öncülük eden bir toplum çıkardı.

İsa, kurtuldukları tefritten sonra ifrat doruklarında kaybolan, zehirli mutlak umut sarhoşluğu ve tembelliği içinde teslimiyetin doğu sınırlarını aştığını fark edemeden isyan bataklığında boğulan insanlığı barış ve merhamet çağrısıyla kendine getirmeye çalıştı.

...

Hiç bir zaman kendi halimize bırakılmadık.

Biz insanlar hiçbir zaman kendisinden ümit kesilenlerden(iblis) olmadık.

Mutlak isyan ve açmazlık tuzağından sonsuzluğu solumadık biz.

 Bizim adımız kurtuluş oldu her daim. Bugün her ne kadar yer yüzünde akan insanlık damarı büyük bir tıkanıklık yaşıyor olsa da ve bu durum bir felç haliyle bizi yerlere yuvarladıysa da, her geçen gün damarlarımızı enjekte edilen barış ve kurtuluş aşısı bizi çok yakında tekrar ayağa kaldıracaktır.

...

Yaklaşmakta olan zaman bizim zamanımız. Ödenecek tüm bedelleri bir bir ödüyoruz. Yamaçlarda yuvarlanıp yokuşlarda soluksuz kalıyoruz. Unuttuğumuz ayaklarımızı tekrar bedenimizde hissediyoruz. Sadece öne eğilmiş bir baştan ibaret olmadığımızın her geçen gün daha net farkına varıyoruz.

Zamanın akışı düz değil bunu hiç aklımızdan çıkaramayalım. Bu hilkat gereği böyle. Bize çatan bir şey yok. Bize kahırlanan ve hiddetlenen bir bilinmezle karşı karşıya da değiliz. Bilakis bizi rahmeti ve merhameti ile kuşatan ve yardımını her daim yanımızda hissetliğimiz mutlak bir güç var bize bizden daha yakın. 

...

Son sözü "Yedi güzel adam" 'dan bir güzel adamın şiiriyle bağlayalım;

Beton duvarlar arasında bir çiçek açtı
Siz kahramanısınız çelik dişliler arasında direnen insanlığın
Saçlarınız ızdırap denizinde bir tutam başak
Elleriniz kök salmış ağacıdır zamana
O inanmışlar çağının.

Zaman akar yer direnir gökyüzü kanat gerer
Siz ölümsüz çiçeği taşırsınız göğsünüzde
Karanlığın ormanında iman güneşidir gözünüz
Soluğunuz umutsuz ceylanların gözyaşına sünger.

Gün doğar rüzgar eser bulut dolanır
Rahmet şarkısı söyler yağmurlar
Alnınız en soylu isyandır demir külçelere
Gürültü susar ses donar sevgi tohumu patlar
Sessiz bir bombadır konuşur derinlerde.

Ey bizim sabır yüklü toprağımızın kutsal ağacı
Sen bize hayatsın umutsun mezarlar kadar derin
Bizi tutan bir şey varsa dirilten o sensin
Üzerinde uyuduğumuz yavru kuşların tüy renkli sıcaklığı.
Ey damarlarımızda donan buz yüzlü heykeller beldesinden
Yıkıntılar sonrası sığındığım şefkat anası
Ey dağları yerinden oynatan ses ey mermeri toz eden rüzgar
Ey alemi donatan ışık toprağa can veren el.

Gün olur toprak uyanır uyanır böcekler
Sarı bozkır titrer çıplak dağlar yeşerir gök yıkanır kirli
dumanlardan
Su coşar deniz kabarır canlanır ölü şehirler
Yemyeşil bir rüzgar eser yıldızlar arasından.

Şimdi siz taşıyorsunuz müjdenin kurşun yükünü
Çatlayacak yalanın çelik kabuğu
Sizin bahçenizde büyüyecek imanın güneş yüzlü çocuğu.

(Erdem Beyazıt- Birazdan Gün Doğacak)

Mustafa Yenipazar

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.